Mulholland Drive

B. Duygu Özpolat tarafından Sanat, Ustalara Saygı, Sinema ile işaretlenerek gönderildi (4 May 2008)

mulholland_drive_4.jpg

(Not: bu yazının “Film bir aşamaya kadar…” diye başlayan paragrafı, Mulholland Dr. ile ilgili “filmde katil uşak - yani spoiler” bilgileri içermektedir. Eğer filmi izlemediyseniz, o paragrafı atlayarak da pekala bu yazıdan keyif alabilirsiniz. Öykü biraz kopuk kalabilir, ama David Lynch ile ilgili bir yazıda böyle bir durum olsa olsa “anlamlı” olur.)

Mulholland Drive filmini izlemeyi henüz bitirmiştik ve şöyle dedi:

“Bu dünyada üç tip David Lynch izleyicisi var: Birincisi David Lynch’i, kafasına göre bir dizi anlamsız sahneyle filmlerini dolduran, sırf anlaşılmaz olsunlar diye filmler yapan sıkıcı bir adam olarak görenler. İkincisi David Lynch’in filmerinin anlaşılmazlığına aldırmayıp ona kızmayan, onu çok da anlamadıkları halde saygı ile “yönetmen böyle uygun görmüş” diyerek izleyen ve izlemeye devam edenler. Üçüncüsü de onun filmlerindeki bulmacayı çözmeye uğraşma cesaretini gösteren ve anlamaya emek harcayan, böylece de onun filmlerinden en büyük hazzı alanlardır.”

“Ben ikinci gruba giriyorum” dedim gülümseyerek. İkinci gruba girmek beni bozmuyordu, anlayamadığım bir dizi sahneler de olsalar, bende yarattıkları –genellikle garip, sıradışı- hisler için izlemiştim David Lynch’in filmlerini. Anlayabilirsem neler olup bittiğini, ne alaydı. Fakat anlayamadığımda ona kızmıyordum. Benim kafamdan daha büyük kafalı bir adamın söyledikleri, söylediklerini söyleyiş biçimi, benim küçük kafama büyüktü işte, bunu da dert etmiyordum.

Mulholland Drive’ı da anlayamayacaktım, ama neyse ki yanımda daha önceden bu filmi görmüş üçüncü gruba dahil bir David Lynch izleyicisi vardı.

“Bu filmi Barış’la (Metin) izleyip, sonra ileri geri alarak sahneleri tekrar tekrar izleyip neler olup bittiğini çözmüştük. Bir zaman çizelgesi yapmıştık, filmdeki anahtar noktaları yazmıştık.” dedi.

Film bir aşamaya kadar normal bir akış izliyor, bir takım şeyler niye oldu diye düşünüyorsunuz ama biraz da Pulp Fiction vari olduğunu sanıp ileride parçaların birleşeceğini umuyorsunuz. Sonra bir anda her şey kopuyor (mavi kutunun –Pandora’nın kutusu?- açıldığı andan itibaren), filmde daha önce geçen isimler, mekanlar, kişiler birbirine karışıyor. Mesela başlarda kahramanların bulmaya çalıştıkları Diane isimli biri var, bir anda sarışın kahramanımıza Diane diye hitap ediliyor (oysa ki onun ismi Betty’di), hatta daha önceki sahnelerde Diane denilen yabancının yatağı olarak gösterilen yatakta Betty’nin yattığını, uyuduğunu/uyandığını görüyoruz (ama bu imkansız çünkü o yatağı en son gördüğümüzde Diane orada günlerdir ölü olduğunu anlayacağımız bir şekilde yatıyordu???). Yani çok fena. Ben yalnız başıma izliyor olsaydım, ikinci tür efendi izleyici kimliğime bürünüp, bir süre “noluyo ya?” diyerek bakındıktan sonra “David abi böyle diyorsa böyledir” derdim. İki hafta sonra da filme dair hatırladığım tek şey esmer kadının ne kadar güzel olduğu filan olurdu. Ama mavi kutunun açıldığı noktadan sonra Meren bana filmin sırrını söyledi. Bu sayede daha sonrasında izlediğim her şey bana bir anlam ifade etti. Ve hem David Lynch’e hem de üşenmeyip filmin bulmacasını çözen Meren ve Barış’a saygı ile doldum.

Bu olayın ve filmin bana ne kadar çok şey düşündürdüğünü düşünüp şaşırıyorum şimdi.

Bir kere: Çok ünlü olmak her zaman yaptığı işte çok iyi olmak anlamına gelmese de, David Lynch gibi insanların dünya çapında ses getirmelerinin bir nedeni var. Filmlerini/eserlerini izleyip bu “neden”i anlayamıyorsak, anlamak için yeterince çaba harcamıyor olduğumuzdandır, sanatçı “aman anlaşılmaz olayım, böylesi daha karizmatik” dediği için değil.

(Ara not: Kimi zaman da sırf anlam uğruna değil insanda yarattığı bir his uğruna da ortaya konmuş olabiliyor bir eser. Ya da Marcel Duchamp’ın hazıryapımlarında –readymade- olduğu gibi, sanatın kendisini de sorgulamak olabilir amaç, ama buna girersek hiç çıkamayız şimdi).

İkincisi: Anlamak için çaba harcamak gerekiyor aslında sadece. Çok az rastlanılır derecede ileri bir zekaya sahip olmak filan gerekmiyor. “Anlamadım, bu ne ya?” diye sinirlenmeden önce, eline kağıt kalemi alıp tekrar tekrar izlemek gerekiyorsa onu yapmak, ama üzerinde bu kadar emek harcanmış böylesine dahiyane bir eseri bir kalemde çizip atmamak gerekiyor. (Ya da ikinci tür efendi izleyici olmak en azından).

Üçüncüsü: Bu film, sırrını bilmeyene (özellikle mavi kutunun açılışında sonra) gerçekten bir dizi karışık sahneler gibi görünecektir büyük olasılıkla. Eğer klasik Hollywood filmi akışı ile çekilmiş olsaydı çok rahat anlaşılabilecek bir senaryosu var aslında, işin tüm dehası, bu sahnelerin dağınık yapboz parçaları haline bize sunulması. David Lynch’in klasik Hollywood seyircisinin ne düşündüğünü ve hissettiğini önemsediğini pek sanmıyorum. Bastığı nadide akorların eşine az rastlanır bir iki kulak tarafından duyulabileceğinin bilincindeki bir caz gitaristi gibi…

patience.gif peace_and_harmony.gif wise_intelligent1.gif wise_intelligent2.gif

Bu düşüncelerle ertesi gün öğle saatlerinde okuldaki (bağırsaklarda serotonin hormonunun rolü ve etkileri konulu) bir semineri dinlerken, aklımda aslında bilimsel bilmecelerin de David Lynch filmleri gibi olduğu düşüncesi belirdi. Önümüze sırası karışmış bir yığın bilgi konuyordu, hergün onlarca yeni makale yayınlanıyordu, okunması gereken ders kitapları ülkenin diğer ucundaki kütüphanelerden getirtiliyordu, seminerler izleniyordu, işleri biraz daha anlar gibi oluyorduk, neler olup bittiğine dair biraz daha fikrimiz oluyordu, bu da bize, ikinci grup “izleyici” olmamıza yetecek kadar keyif ve aynı zamanda işe yarar bir şey yaptığımız sanrısını sağlıyordu. Ama çok azımız, eline kağıdı kalemi alıp, oturup öykünün gerçekte neyi anlatmaya çalıştığını, parçaları yanyana koyunca “büyük resmin” ne olacağını anlamaya çalışıyordu. (Bu arada fareler, civcivler, kurbağalar heba oluyordu). Temel kavramlar, kavrayışlar eksikti. Küçük bilgi kırıntıları üzerinden bilim yapmaya çalışıyorduk ama resmin/öykünün tamamını hayal edebilmek için kafamızı yeterince yormuyorduk, insanın beyni acıyordu (en azından doktora öğrencilerinin ve doktora sonrası akademisyenlerin (postdoc) çoğunun bu psikoloji içinde olduğunu düşündüm).

Seminerden çıkarkan bir bardak kahve aldım, elimi yakmamaya çalışarak merdivenlerden inerken, filmleri ve bilimleri anlamak için daha çok çalışacağıma söz verdim kendi kendime.

Tulane’in tatlı yeşilliği ve ağaçları içinden laba doğru yürürken, insanların diğer insanlara, halkların diğer halklara, ırkların diğer ırklara, genel olarak insanların hayata bakarken malesef çoğunlukla birinci grup izleyici gözü ile baktıklarını düşündüm. İşte zaten bu yüzden David Lynch’i severek izleyenler, değerini bilenler bu kadar azken (anlamaya çalışanlar ya da kendiliklerinden anlayarak izleyenler ise parmakla sayılabilecek kadarken), Hollywood aksiyonlarının, romantik komedilerin gösterildiği salonların önünde kuyruklar oluşur bu gezegen üzerinde. Ve üstelik David Lynch, filmleri ile, çözmesi keyifli ve emekli bir başka bulmaca, ya da sürreal bir keyiften/sanattan daha fazlasını sunmakdır insanlığa belki de: bakınca hayatı nasıl “izlediğimizi” anlamamıza olanak veren bir ayna deneyimi. (Sonrasında nasıl izlemeye devam etmek istediğimiz kararı ise bize aittir elbette).

“Bir grup kendini bilmez…”

Erkan Tekman tarafından Türkiye, Hayat ile işaretlenerek gönderildi (21 April 2008)

Maçta birisi sahaya atlar, rakip oyunculara ya da hakeme saldırır; takım ceza alır, seyircisiz maç oynar…

… bir grup kendini bilmez yapmıştır.

Genel eğilimin aksine ve kimi zaman sert şeyler söyleyen ve yazan, bu nedenle de sürekli tehdit edilen gazeteci güpegündüz şehrin göbeğinde öldürülür; tüm dünya şaşırır, “orada ne oluyor?” diye sorar…

… bir grup kendini bilmezin işidir.

Her inananın en temel hakkı olan inancını tanıtma ve yayma işini yapan, bu nedenle de “misyoner” olarak anılan insanlar insanlık dışı bir şekilde kesilir-boğazlanırlar; illa “medeniyet”ler çatışacak mı soruları dolanır ortalıkta…

… bir grup kendini bilmez vardır işin içinde.

Üniversite kampüsüne elini kolunu sallayarak giren ve amacı fena halde belli bir takım zevat hedef gözeterek etrafa ateş açarlar; basınımız önce “karı-kız davası” der, sonra “12 Eylül öncesi” magazini haline getirir…

… zaten ateş edenler de bir grup kendini bilmezdir.

Barış için Avrupa’nın bir ucundan yola çıkıp, daha on-onbeş yıl önce savaşın tüm acı yüzünü görmüş ve bu nedenle daha gaddar ve vahşi olması beklenen coğrafyadan elini kolunu sallayarak geçen kadına Anadolu topraklarına geçtikten sonra 100 km bile gidemeden tecavüz edilir ve öldürülür; herkes lanet okur, web sitesi haberle değil de yarı çıplak kadınlarla dolu gazetelerimiz kadının dilinde ağıtlar yakarlar…

… çünkü parmaklar bir kendini bilmezi gösterir.

Yahu başka hangi alemde bu denli “kendini bilmez” var, gündemde bu kadar sıklıkla bu “kendini bilmezler”in icraatları dolanıyor? Yoksa biz toptan “kendini bilmez” miyiz? Yalnızca yakalananları deşifre edip “kendini bilmez” yaftasıyla işaretliyor, buna karşın umursamaz ve kaygusuz kendi “kendini bilmezliğimiz”le yuvarlanıp gidiyor muyuz?

Sanmayın ki yalnızca yukarıda sayılan icraatları esnasında ya da sonrasında cürm-ü meşut halinde yakalanan bu zavallılara laflarım. Tam tersine kendimize, kendime… o zavallılara ve onları doğran topluma tepeden bakan biz “beyaz”lara… Toplumsal ve dinsel baskılar içerisinde hapis kalmış o zavallıların icraatları ne kadar midemi bulandırıyorsa, bu “beyaz” kişilerin maço, homofobik ve hatta giderek milliyetçi, anti-semitik, faşizan tavırlarına da o derece memnuniyetsizlikle bakıyorum.

Salman Rushdie

A. Murat Eren tarafından Korteks, Din ile işaretlenerek gönderildi (11 April 2008)

Geçen günlerden birisinde Salman Rushdie‘nin bir konuşması vardı burada. Gittim dinledim, pek de iyi etmişim. Anlattığı zihin açıcı hikayelerin yanında, kendisini “İslam karşıtı bir özgürlük savaşçısı” sanarak yüzlerinde garip bir tatmin ile dinlemeye gelmiş dindar Amerikalıları pek fena şok edecek şeyler de söylemekten geri kalmadı: önce ateist olduğunu, sonra da gerici Müslümanlar ile gerici Hristiyanları aynı kefeye koyup Amerika’nın gerici Hristiyanlığın beşiği olduğunu söyledi dinleyicilerine. Bunun sonucunda belki de ilk kez karşılaştığım bir şey oldu ve bir konuşmacı seminerinden çıkarken, girerken topladığından daha az alkış topladı. Halbuki dinleyiciler kendisini biraz tanısalardı İslamın Hristiyanlıktan çok daha sofistike ve derin bir din olduğunu düşündüğünü bilirler, kutsal savaşlarının yılmaz bir neferini dinleyecekleri ümidi ile gelip sonra da hayal kırıklığına uğramazlardı… Her neyse.

Rushdie konuşmasının sonlarına doğru Nobel ödüllü Saul Bellow‘un ‘The Dean’s December’ isimli romanından bir alıntı yapıyordu:

“(…) Romandaki kahramanımız bir yerlerde çılgınca ve hiç susmayacakmış gibi havlayan bir köpeğin sesini duyar. Köpeğin, ısrarla havlarken aslında ‘kopek algısının’ acizliğini üzüntü ile protesto etmekte olduğunu ve ısrarlı havlamasının şu anlama geldiğini hayal eder: ‘Tanrı aşkına şu evreni azıcık daha açın! (For God’s sake, open the universe a little more!)’ (…)”

Yazdığı bir kitap yüzünden yıllardır Ayetullah Hümeyni’nin ölüm fetvasının gölgesi altında yaşayan Salman Rushdie, bu alıntı ile özetliyordu kendisi gibi evreni biraz daha açmak için çaba harcayan insanlar ile evreni bin yıldan daha uzun süre önce yaşamış insanların ve kitaplarının vizyonlarına daraltmaya çalışanlar arasında süregelen çekişmeyi. Daha sonra düşününce bilimin ve düşüncenin özgürlüğü için havlayan mutsuz köpekleri susturmak için kumaş pantolonlu tombik ağabeyleri bir araya getirmiş hoca efendiler canlandı gözümde.

Konuşmasının sonunda söz alıp dinlerin elbiseler gibi, bir nevi insanın kendine yakışanı giymesine imkan veren alternatifler olduğu, tamamen rastlantı eseri sahip olunan ırkların tek tatlı tarafının miras bıraktığı kültürel çeşitlilik olduğu bir dünya ihtimalini ne zaman kaybettiğimizi, bu trenin ne zaman kaçtığını soracaktım. Sonra vazgeçtim, sonuçta bilsek ne işe yarardı.

Kent pencereleri

Erkan Tekman tarafından Hayat ile işaretlenerek gönderildi (16 January 2008)

Kuzey şehirlerine tek başıma yaptığım yolculuklar pek keyiflidir. Şundan ya da bundan değil, “kent pencereleri”nden… Anlaşılmadı, değil mi? Anlatmaya çalışayım.

Kuzeyde kışları günler geç başlayıp erken biter, yazları da güneş abidik bir uzaklıkta ortalığı uzatmadan dingilder durur. Geçerli renk gridir, kışları kurşuni, yazları buz grisi… Işık azdır. Bundandır ki gerçek güneş şöyle bir burnunu uzatsa herkes üzerlerindekileri fora edip en yakın parkta çimenlerin üzerine yayılır, bembeyaz tenlerini pespembe yakmaya çalışırlar. Kuzeyde ışık değerlidir, güneş değerlidir; ve hayatın çerçevesi de buna göre çizilir. Misal, evlerin geniş pencereleri vardır, olabildiğince fazla ışığı yakalayıp içeridekilere ulaştırabilsin diye.

Ama güneyde pencereler daralır, incelir. Burada güneş başa beladır genellikle, sıcaktır, sırılsıklam terdir, istenmez… Bu nedenle siesta yapar güney insanı, güneş tepedeyken sokakları boş bırakır, kedilere bile bırakmaz, kediler de siesta yapar. Toptan kaybolur herkes, herşey; hayat durur. Bu nedenle evlerin pencereleri yalnızca gerekli olan ışığı ve güneşi içeri almak, gerisini reddetmek için tasarlanmışlardır.

Kuzey demiştik. Kuzeyde evlerin pencereleri geniş geniş… Işık girsin diye perdeler de fora. Nüfus da yüksek, evler sıkışık düzen. Sonuç? Sonuç, kuzeyde şehrin sokaklarında turlarken gayrı ihtiyari gözünüz evlerin içlerine kayar; aslında gözünüz kaymaz, evlerin içi gözünüze takılırlar; o da değil evlerin içi gözünüzü çelerler… Özellikle akşamüstleri ve hatta akşamları sokaklarda sürterken koca bir “evlerin içi müzesi”nde dolaşır gibi hissedersiniz kendinizi. Şimdi hemen atlayıp “sapık bu adam, evleri röntgenliyor” çığlıkları atmayın! Gariptir, bu evlerin hemen hiçbirinde görünürde insan yoktur, yalnızca eşyalar. Buna karşın ışıklar yanıktır, sanki ev sahipleri biryerlere gitmiş; giderken de “bakın, evimize bakın, yaşamlarımıza bakın” diyerek ışıkları ve dahi perdeleri açık bırakmışlardır.

Güney ile bir tezat daha. Bu kez “güney” derken Kıbrıs’a, Girne’nin eski şehrinin arka sokaklarına uzanıyorum. Burada da sokakları arşınlarken evlerin içi ile içli dışlı olursunuz. Ama bu kez pencereden değil, kapıdan. Girneliler, yaşamlarını evlerinden avlularına ve oradan da açık kapılarından süzerek sokaklara yayarak yaşarlar. Ama bu kez insanlar ortalıktadır, hem de kalabalık ve hem de gürültülü, çoluk çocuk… Benzer hislere Madrid’de, Barcelona’da ya da Sicilya’da akşam geceye dönerken kepenkleri indirmiş ve fakat yalnızca mahalle halkının dahil olduğu partilere ev sahipliği yapan barların önünden geçerken de kapılırsınız; ama buralarda yalnızca sesler ulaşır size. Girne’de görüntüler de… Ve ne ev halkı, ne de siz rahatsız olursunuz bundan; kapının önünden geçerken bir ihtiyarcık nine ile gözgöze gelirsiniz ve gülümsersiniz, gülümsemeniz cevap bulur. Kovalamaca oynarken kapıdan taşan ufaklıklar üzerinize çıkarlar, gülerek yol açarsınız kendinize. Güneyde insanlar yaşamı ortalıkta yaşar, kuzeyde kendi kendilerine…

Evet, Berlin’de, Brüksel’de, Amsterdam’da turistlerden ve hayhuydan uzak sokaklarda dolaşırken evlerin hafif aydınlatılmış ve boş salonlarına misafir olursunuz. Benim en çok kitaplıklar ilgimi çeker. Ciltli ve eski kitaplar mı, kalın ve ağır “kahve sehpası” kitapları mı? Fotoğraf ve tasarım mı, felsefe ve tarih mi? Sıkış tepiş kitaplıklar mı, yoksa dingin ve minimalist bir raf sistemine sanki hesaplanmışçasına denge ve özenle serpiştirilmiş birkaç eser mi?

Bir de ışıklar… Eski bir rustik masa lambası mı? Yoksa yeni ve rustik havası verilmiş bişey mi? Doğrudan ve çiğ ışıklar mı, yoksa yansıtılmış ve neredeyse kaynağı kestirilemeyen mistik bir şua mı? Bir kitabın ancak zar-zor okunabileceği bir loşluk mu? Yoksa metal ve camı zalimce ortaya seren bir ışık hengamesi mi?

Başka neler var? Birkaç tablo? Modern mi, klasik mi? Fotoğraflar? Aynalar? Ne kadar büyük ya da küçük? Ev sahipleri kendilerini görmekten mutluluk mu yoksa keder mi duyuyorlar? Mobilyalar? Birkaç berjer, bir konsol…

Ah… hayatlar… yaşanmış ve iz bırakmış… iz bırakmaya devam eden… kimi zaman acıtan, eti kesen ve yaralayan… kimi zaman huzur veren, okşayan, seven… Ah… kent pencereleri…

Not: Biryerlerden fotoğraf çalmaya içim elvermedi, bende de buna uyacak bişi yok. İçinden gelen birkaç bişiler eklesin… Merencim?

Entel Yapbozu

B. Duygu Özpolat tarafından Kültür, Kitap, Müzik ile işaretlenerek gönderildi (9 October 2007)

Paul Auster Jerzy Kosinski

Ortaokul-lise yıllarımın boş zamanları, kapağını çevirince ilk sayfasında tükenmez kalemle “Feriş & Boğaç* – tarih” yazılmış kitapların hepsini okumaya çalışarak geçti. Açlıktan karnı her daim kazınan fakat cebidelik bir kitap kurdu olan bendenizi besleyip doyurdu o kitaplar. Paul Auster, bu kitapların çeşitli yazarlarından en sevdiğimdi. Fakat kitaplardan en sevdiğim bir tanesi olan Bir Yerde (Being There), Jerzy Kosinski‘ye aitti. Kosinski’nin, Feriş & Boğaç kitaplığında başka pek çok kitabı bulunmasına rağmen, adamcağızın arka kapaklardaki ürkünç vesikalığından olacak, diğer kitaplarını okumaktan çekinmiştim küçükken (gerçi Paul abimiz de az korkunç değil, gözler çakmak çakmak). O yıllarda İnternet henüz öyle her an içerisinde sörf yapılabilen engin bir deniz olmadığından, elimize geçen her film, her kaset, her kitap çok değerliydi. Entel olma yoluna baş koymuş bir ergenlik bunalanı olarak, seyrettiğim her kült film ile ateşler içindeki ruhum biraz serinliyor, okuduğum her kitap ile acılarım diniyor, birisi bana Pink Floyd, Led Zeppelin kaseti çekince dünyalar benim oluyordu.

Bu yazı Jerzy Kosinski ile ilgili değil, tam olarak kitaplarla ya da ergenlik bunalımları ile de ilgili değil. Bu bir “Biz gençken böyle miydi” yazısı da değil. Ben en iyisi buna “bir entel yapbozu” diyeyim. Devamını okumaya karar verirseniz bana hak vereceğinize inanıyorum. Yıllar boyunca karşıma rastgele zamanlarda çıkmış sevdiğim/ilgi duyduğum bir takım popüler kültür parçaları arasındaki bağlantıları tesadüfen keşfettiğimde almış olduğum keyfi, akıl defterine kaydetme çabası. Elimizdeki yapboz parçaları şunlar:

- Jerzy Kosinski: Boyalı Kuş, Bir Yerde gibi kitapların Polonyalı-Amerikan yazarı.

- Roman Polanski: Rosemary’nin Bebeği, Chinatown, Dokuzuncu Kapı, Piyanist gibi filmlerin Polonyalı yönetmeni.

- Charles Manson: Daha sonraları Manson Ailesi (Manson Family) olarak anılan bir grubun elebaşı, cinayet azmettiricisi Amerikalı suçlu, manyak.

- Natural Born Killers: Türkçeye “Katil Doğanlar” olarak çevrilmiş olan 1994 yapımı Oliver Stone filmi.

- The Future: Leonard Cohen’in 1992 yılında çıkardığı aynı adlı albümündeki bir parçası.

- Geleceğe Dönüş 2: Çocukken hepimizin pek sevdiği o üçlemenin 1989 yapımı ikinci filmi.

- Marilyn Manson: Gerçek ismi Brian Hugh Warner olan Amerikalı müzisyen ve sanaçtı. Çılgın bir kişilik. (Fakat pek çok kişinin sandığı gibi boş zamanlarında evde civciv ezmiyor, pencereden dışarı rastgele ateş edip kan ve vahşet görmekten zevk filan almıyor).

Şimdi parçaları öyküleri ile birleştiriyorum, çok heyecanlı:

Yapbozun ilk parçası – Jerzy Kosinski: Jerzy Kosinski, yıllar sonra benim artık bir değil birkaç adet e-posta adresinin sahibi Internet sörfçüsü, “mp3 downloadcusu” bir şahsiyet haline gelmiş olduğum bir 2004 senesinde, Yunanistan’ın an itibariyle ormanları yanmamış bir adasının ortasında, bir oturma odasında ansızın yeniden karşıma çıkıverdi. Elbette bir kitap olarak karşıma çıktı, zira kendisi o an itibariyle 13 senedir sonsuzluk uykusunu uyumaya başlamış idi. Kitabın başında birkaç sayfalık bir yaşam öyküsü vardı. Diyordu ki, Kosinski Polonyalı bir Yahudi’ydi aslında, ve Nazi’lerden kaçarak ABD’ye yerleşmiş, çok kısa sürede İngilizce’yi sökmekle kalmayıp kitaplarını İngilizce yazmaya başlamış. Hayatı çok ilginç olaylarla dolu, fakat bence en ilginci şuydu:

Yapbozun ikinci parçası – Roman Polanski: Kosinski, 1969 yılında, o sıralarda bulunduğu Paris’ten, arkadaşı ve ünlü yönetmen Roman Polanski’nin daveti üzerine San Fransisco’ya doğru yola çıkmış. (İkisinin arkadaş olduğunu bilmiyordum). Fakat New York’a vardığında, bavullarıyla ilgili bir problemden dolayı bağlantı uçağını kaçırmış ve geceyi New York’ta geçirmek zorunda kalmış. Ve o gece, yani 9 Ağustos 1969 gecesi, Polanski’nin evindeki herkes bir grup manyak tarafından defalarca bıçaklanıp eziyet edilerek öldürülmüş. Öldürülenlerin arasında Polanski’nin 8 aylık hamile karısı sinema oyuncusu Sharon Tate de varmış. Yani eğer Kosinski o gece uçağa binebilseymiş kendisini böyle korkunç bir son bekliyormuş. Duvarlara ve buzdolabının kapağına, öldürdükleri bu insanların kanları ile “DEATH TO PIGS” (domuzlara ölüm), “RISE” (uyanış) “HEALTHER SKELTER,” (Beatles’ın -burada yanlış hecelenmiş- bir parçası) yazan bu manyakların yaptıklarını hala aklım almıyor ve düşündükçe tüylerim diken diken oluyor (filmini izlemek isterseniz burada).

Roman Polanski ve Sharon Tate

Yapbozun üçüncü parçası – Charles Manson: Polanski’nin evinde cinayetlerin işlendiği ve Kosinski’nin kıl payı paçayı kurtardığı o korkunç 9 Ağustos gecesi elini kana bulamayan fakat her şeyin sorumlusu isim Charles Manson’dı. (Elbette Manson’ın geçmişine bakacak olursak korkunç bir çocukluk dönemi, alkolik annenin çocuk Charles’ı bir sürahi bira için çocuksuz bir garsona satması gibi göz yaşartan bir aile sevgisi söz konusu). Manson Ailesi adını verdiği bir grup insanla Spahn Çiftliği’nde yaşayan Manson, bu grubun ruhani lideri haline gelmiş ve onları, her nasılsa, sizin benim gibi insanlara inanması güç gelen bir takım saçmalıklara inandırmıştı. Mesela Manson, yakın zamanda siyahi Amerikalıların “uyanış”a geçeceklerini ve bütün beyazları öldürmeye başlayacaklarını, Beatles’ın o dönem çıkan albümünün de bu uyanış günü hakkında şifreli mesajlar içerdiğini (bunun özellikle Helter Skelter parçasında anlatıldığını), hatta albümün doğrudan Aile için yazıldığını, fakat (her uydurma peygamberin size söyleyebileceği gibi) sadece Manson’ın etrafındakilerin bu kıyamet gününden sağ çıkacaklarını söylüyordu. Yine bu salaklar, Manson’ın sözüne güvenip masum insanları öldürürken, o insanlara iyilik yaptıklarına, onların ruhlarını özgür bıraktıklarına filan inanmışlardı. Aile, Manson’ın yazıp bestelediği parçalardan bir albüm çıkaracak ve bu albüm Manson’ın öngördüğü kaosu tetikleyecek, bu sırada Aile Ölüm Vadisi adı verilen bir yerin altındaki “dipsiz çukur”a kaçarak hayatta kalacaktı. Vay be!

Charles Manson

Bence Manson vakasını ilginç yapan, sadece adamın manyaklığı değil, aslında aptal bir adam olmaması ve şu sözleri de söylemiş olması: “Bana tepeden bak, bir ahmak göreceksin; bana aşağıdan bak, efendini göreceksin; bana doğrudan bak, kendini göreceksin”. Manson maalesef, ona aşağıdan bakan bazı ahmaklara seri katil olmak için gerekli ilhamı sağlamış. Bu arada Manson ve “Aile” ile ilgili yalnızca Wikipedia’da sayfalarca bilgi var. İnternet’te dökümantasyonu en iyi yapılmış konulardan birinin Manson ve Ailesinin yaptıkları olduğunu iddia etsem çok da abartmış olmam.

Hala hayatta (ve elbette hapiste) olan Manson’ın Dünya’nın dört bir yanında, fakat özellikle ABD’de, ona mektuplar yazıp hediyeler gönderen bir sürü hayranları var. İşin böyle saçma bir boyut kazanmış olması haliyle kimilerini bunu eleştiren (ya da sorgulayan) işler yapmaya itmiş, ki bu da bizi yapbozun diğer bir parçasına götürüyor:

Mickey ve Mallory Knox

Yapbozun dördüncü parçası – Natural Born Killers: Lisedeyken entellikte belli bir kademeye ulaşmış fakat hala ham bir meyve olan ve servisle okula giderken Sofi’nin Dünyası okuyarak felsefenin ilkelerini öğrenmeye çalışan bendeniz, elbette Oliver Stone’un kült filmi Katil Doğanlar’ı (Natural Born Killers) seyretmiş ve “ağbi nasıl filmdi yaaa” diye çevrede az bulunan birkaç entel ile gençlik gazı/hazzı sohbetleri çevirmiş idim. 1994 yapımı bu film, aykırı bir çiftin hayatın acımasızlığı ile yorulan ruhları beyinlerinde kısa devreye sebep olunca yoldan çıkıp insanları çatır çutur öldürmelerini, ve zeki Amerikan halkından bu ikisine hayran olan insanların orataya çıkışını filan konu alıyordu. Film her ne kadar “şiddete” yöneltilmiş bir eleştiri olsa da, izlerken bu “kötü” karakterlere (Mickey Knox ve Mallory Knox) ister istemez sempati duyuyordunuz (ve dolayısıyla, bir bakıma filmde eleştirilen kişilere benziyor, ve kendinizi sorguluyordunuz). Filmde kendisi ile röportaj yapılacak kadar popüler hale gelen Mickey Knox, (Woody Harrelson oynuyor) Charles Manson’ın reytingini geçemeyince “Kralı geçmek her zaman zordur” diyordu. O zamanlar Charles Manson’ın kim olduğundan habersizdim elbette, ve bu cümle bana bir şey ifade etmemişti. Film Leonard Cohen’in muhteşem “The Future” parçası ile bitiyordu.

thefuture.jpg

Yapbozun beşinci parçası – The Future: Katil Doğanlar’ı izledikten uzunca bir süre sonra, yine tamamen rastlantı eseri, elime Leonard Cohen’in The Future albümü geçti (albümlerin korsan şekilde CD’lere çekilip sokaklarda satılmaya başladığı zamanlardı). Yaz tatilinde bu albümü dinlerken kardeşim The Future parçasını duyunca “aaa bu Katil Doğanlar’ın sonunda çalan parça!” diyerek yapbozun bir parçasını daha yerine oturttu. (Çocuk boşuna müzisyen olmamış). Nitekim bir baktık ki filmde Cohen’in birkaç parçası daha kullanılmış. Şarkı sözleri dikkatle okunması gereken, müzisyen olduğu kadar şair ve filozof bir insan olan Cohen, The Future şarkısında dünyanın gidişatına bakıp gelecekte iğrenç, şiddet dolu bir yer olacağını öngörür (I’ve seen the future, brother: it is murder – Geleceği gördüm, kardeşim: cinayet) bir yerde şöyle der:

and all the lousy little poets
coming round
tryin’ to sound like Charlie Manson
and the white man dancin’

(ve bütün rezil küçük şairler
etrafımızda toplaşıp
Charlie Manson gibi sözler söylemeye çalışırlar
ve beyaz adam dans eder)

(Bu sözler aslında sadece Charles Manson gibi olmaya çalışan ve ona hayranlık duyanlar için değil, bence tüm “wannabe”ler (özentiler) için yazılmıştır sanki.)

Böylece, Charles Manson ismi ile ilk kez bu şarkının sözlerini incelerken karşılaşmış oldum, “kimdir bu” diye aradım ve öğrendim. Yıllar sonra da Kosinski’nin Polanski’nin arkadaşı olduğunu, ve Manson’ın gazabından kıl payı kurtuluşunu yukarıda anlattığım gibi yine rastlantı eseri okudum.

Yapbozun altıncı parçası – Geleceğe Dönüş 2: Her ne kadar eğlencelik bir film olsa da, 1989 yapımı Geleceğe Dönüş 2, “şiddet dolu gelecek” alternatifine dokunduran popüler kültür taneciklerinden bir başkası bence. Hani Marty gelecekten geçmişe gitmiştir, arabasında Spor Almanağı bulunmaktadır ve öküz Biff bu almanağı çalar. Marty 1985′e döndüğünde, zamanda bir kırılma olmuştur ve gelecekte oynanacak maçların sonuçlarına çaldığı almanak sayesinde vakıf olan Biff, bir çeşit “Spor Loto” oynayıp para babasına dönüşür. Ve kardeşlerim, işte “I’ve seen the future: it is murder” deme zamanıdır. Çünkü her yer kaosa, suça, silahlı, deri ceketler pantolonlar giyinmiş, motorsiklet kullanan kötü adamlara bulanmıştır.

mm.jpg

Yapbozun yedinci parçası – Marilyn Manson: Ve acaba bir anlamda buna mı dönüşmektedir gelecek gerçekten? En azından ABD’de. Columbine Lisesi’nde kafayı yiyip önce arkadaşlarını sonra kendilerini öldüren liseliler, bir sürü seri katiller, herkesin evinde bir ya da birkaç silah… Michael Moore “Bowling for Columbine” (Benim Cici Silahım) isimli belgeselinde ayrıntılarıyla işliyor zaten bu durumu. O belgeselde Moore, Marilyn Manson’la bir röportaj yapıyıor. Zira Manson o dönemde, bu cinayetler yüzünden, çocuklara kötü örnek olmakla suçlanmış ürkünç görünümlü bir şarkıcı.

Marilyn Manson’ın sahne ismi, Marilyn Monroe ve Charles Manson’dan geliyor. Bu kişilere hayranlık duyduğu için değil, bu iki insanı, Amerikan kültürünün en rahatsız edici ikilisi olarak gördüğü için. Marilyn Manson’ın Bowling for Columbine’da söyledikleri de aslında ne kadar aklı başında biri olduğunu gösteriyor (biliyorum resmine bakıp bunu söylemek biraz zor, ama adamın mesajı da bunda saklı zaten). Röportajdan bir bölüm şöyle:

M. Manson: Bütün bu trajedinin iki yan ürünü eğlence dünyasındaki şiddet ve silah kontrolü idi. Ve tam da yaklaşmakta olan seçimlerin öncesinde konuşacağımız iki konunun bunlar olması ne kadar da mükemmeldi. Ve ayrıca, Monica Lewinsky’i unuttuk, ve, ah, Başkan’ın okyanusun ötesinde atmakta olduğu bombaları unuttuk, buna rağmen, ben kötü adamım çünkü ben, hmm bir iki rock-and-roll şarkı söylüyorum, ve şimdi kimin daha fazla etkisi var yani, Başkan’ın mı yoksa Marilyn Mason’ın mı? Ben isterdim ki “ben” olayım, fakat bu soruya cevabım Başkan olacak.

M. Moore: Columbine’daki katliamın olduğu gün ABD’nin Kosova’yı en çok bombaladığı gün olduğunu biliyor muydun?

M. Manson: Bunu tabi ki biliyordum, ve hiç kimsenin “belki de Başkan’ın bu şiddet içerikli davranışlar üzerinde bir etkisi olmuş olabilir” dememiş olmasını gerçekten acı ve gülünç buluyorum. Çünkü bu, medyanın bir şeyleri alıp, çevirip korku öğesi haline dönüştürme yönteminin bir parçası değil, çünkü bu sayede, televizyon izliyorsunuz, haberleri izliyorsunuz, size korku pompalıyorlar, seller oluyor, AIDS bulaşıyor, cinayetler, reklam gir, Acura satın al, Colgate satın al, eğer nefesin kötü kokarsa kimse seninle konuşmaz, eğer sivilcen varsa kızlar sana vermez, ve işte herşey bu korku kampanyası için, ve tüketim için, ve bence her şey, yani “herkesi korkut, böylece ürünleri tüketecekler” düşüncesi, buradan temelleniyor.

Ortaya bir karışık olan bu yazıyı Charles Manson’ın bir sözü ile bitiriyorum:

“Her zaman biri olacak, benim gibi biri, çocuklarınıza onlar için yarattığınız çöplük yığınında ulaşacak, onları oradan çekip çıkaracak biri.”

dipnot
* Feriş & Boğaç: teyze ve enişte :)

Sonraki sayfa »